|
|
Halide Nusret Zorlutuna ( 1901 - 1984 )
Halide Nusret adını ilk defa Konya Lisesi'nin orta kısmına
yatılı öğrenci yazıldığım yıllarda duydum (1937 -1940). Şiire
meraklı olduğumu öğrenen, büyük sınıflardaki ağabeylerimiz, bana
- ballandıra ballandıra-iki şair arasında çıkan bir kavgayı
anlatmışlardı. Halide Nusret adında bir hanım şair, erkeklere
çatan bir şiir yazmış, Faruk Nafiz de ona gereken cevabı vermiş.
Hailde Nusret'e ve Faruk Nafiz'e ait olduğu söylenen manzumeler
defterden deftere aktarılarak büyük bir hızla yayılıyordu. Bu
manzumeleri ben de defterime not etmekte gecikmedim.
Karşı cinsi suçlayan, yerle bir eden her iki manzume de, ağır
bir dille yazılmıştı. Yatılı bir erkek mektebinin öğrencileri
olan arkadaşlarım ve ağabeylerim, Halide Nusret'e ait olduğu
söylenen manzumeyi okurken öfkeden kuduruyor, Faruk Nafiz'in ona
verdiği ileri sürülen cevaba gelince son derece
keyifleniyorlardı.
İş bununla kalmadı: Fırsatı ganimet bilen bir sürü şiir
heveslisi, Halide Nusret'e cevap yazıp, erkekleri yiğitçe
savunmak ve bu yolla ucuz bir şöhrete ulaşmak hevesine
kapıldılar. Şimdi, o yıllarda tuttuğum şiir defteri elim de
olsa, bu kahramanların adlarını verebilirdim. Ama, yazdıklarını
istesem de yaymlayamam. Çünkü, kadınlarla erkekler arasındaki
manzum kavga düpedüz küfür ve hakarete dönüşmüştü.
Bize gelen şaheserlere (!) göre, hırsını alamayıp, kavgayı
sürdürüp duran erkeklerdi. Acaba kız okullarına da kadınların
cevabları mı gönderiliyordu ? Bilmiyorum.
İşin aslına gelince... Bunu Halide Nusret'in kendisinden
dinleyelim. "Bir Devrin Romanı" adiyle Hürriyet Gazetesi'nde
tefrika edilen hatıralarında Zorlutuna, Erenköy Kız Lisesi'nde
öğrenci iken, Faruk Nafiz'in Musaffa ve Zübeyde adındaki iki
hala kızı ile arkadaş olduklarını söyledikten sonra, şöyle
diyor: "Musaffa ile Zübeyde dayılarının oğlu Faruk Nafiz'in
şiirleriyle mağrurdular. Bir yandan da ona "Bizim sınıfta bir
şaire yetişiyor" diye öğünmüşler.. O da "Kadınlar ellerinin
hamuruyla bu işlere karışmasalar iyi ederler!" gibi sözler
etmiş, onları kızdırmış, sonra da bu dediklerini Musaffa'nın
sarı yapraklı müsvedde defterine yazarak bana göndermiş.
Teneffüste üçümüz baş başa verip bu alaylı, küçümseyen yazıları
tekrar tekrar okuduk. Sinirlendik. O zamanlar, kadın - erkek
eşitliği davasının başlangıç seneleri; bu konuda tartışmak
modası almış yürümüş.. Biz durur muyuz, hemen bir güzel cevap
hazırladık; oturup Musaffa'nın defterine itina ile yazdım bu
yazıyı; arkadaşlarım sevinçle alıp Faruk Nafiz'e götürdüler."
İşte kavganın esası bu. Erkekleri hicveden o şiiri kendisi
yazmadığı gibi, kadınlara hakaret eden mısralarım da Faruk
Nafiz'e ait olmasına ihtimal vermediğini, Zorlutuna bir çok
defa, yazı ile sözle açıklamıştır. Ama, yukarıda sözü gecen
hatıralarında anlattığı sarı defterli kavgadan dolayı Faruk
Nafiz'le aralarına uzun süren bir soğukluk girdiğini aynı
hatıralardan öğreniyoruz: "Daha sonraki seneler, Celâl Sahir,
Halit Fahri, Orhan Seyfi... Nazım Hikmet gibi bir çok şairlerle
tanışmış olduğum halde, Faruk Nafiz'le selâmlaşmazdık bile...
Aramızda sanki bir düşmanlık vardı."
Halide Nusret'in erkeklere hitaben kendi ağzından uydurulduğunu
söylediği manzume, o tarihlerde O'nun bütün şiirlerinden daha
fazla bir yayıl ma ve okunma gücü kazanmıştır. Buna, şairin
kendisi de, şaşıp kaldığını söyler.
Ben, Halide Nusret'e şöhretin kapılarını açan ve bütün şiir
severlerin gönüllerinde yer eden, "Git Bahar" şiirini bile,
senelerce sonra, ancak lise sıralarına geldiğim zaman görüp
okumak fırsatını bulabildim. Çekil, bu gölgeli yolda gezinme,
Bahar, bakışların yine pek sarhoş! Yanılıp gönlüme misafir inme,
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş, Mabeddir orası, meyhane değil.
Git bahar, git bahar., uzaklarda gü1, Denize renginden bırak
hediye. Ufuklarda gezin, semaya süzül, Kalbime sokulma "peymane"
diye, Gördüklerin kandil.. Peymane değil! "Git Bahar" şiiri 1919
yılında yazılmıştır. Birinci Cihan Savaşı'nın verdiği acılar,
üzüntüler, yokluklar ve çaresizlikler üstüne bir de Mondros
mütarekenamesinin utanç verici ağırlığının çöktüğü; İstanbul'un
düşman işgaline uğradığı, zulmün, işkencenin sınırı olmadığı
yıl...
"1919 yılının baharı işte böyle bir İstanbul'a bütün güzelliği,
bütün haşmeti ve çılgın neşesiyle çıkıp gelmişti. Ona : "Safa
geldin, sofalar getirdin!" demeye imkân var mıydı ? O harikulâde
güzel renkler, gölgeler, kokular, ışıklar, deli bir neşeyle
cıvıldaşan kuşlar beni boğuyorlardı sanki. Ben de elimde olsa
baharı boğacaktım. Ama elimde değildi, onu sadece kovuyordum."
|
|